13 Ağustos 2011 Cumartesi

-"Benim kadar şehvet düşkününü bulamazsınız" diye bağırıyordu içkisini yudumlarken.

-"Bak" diyordu. "Bakın şu çürümüş vücuduma! Ben ki bu bitkin vücuda öyle sarp kayalıkların ardından, öyle amansız canavarların pençelerinden ve öylesine bitmek bilmeyen yolların ardından kavuştum ki, sizin o şişirilmiş taptaze vücutlarınız benim nacizane bedenimin yanında bir nane suyu kadar mühimdir. Şimdi de benden asaletin, paranın pulun hesabını mı istersiniz?!"

-"PEHH!"

2 Temmuz 2011 Cumartesi

fatmanım, fesleğen sunsak ya misafirlerimize

Bir siyah, biraz da yeşil ve çokça kırmızı

Kırmızı sineklerin yaşadığı bataklıklarda varmış. Orada siyah insanlar yaşar ve karınlarını doyurmak için yeşil kurbağaları avlarlarmış. Birgün siyah insanın biri, yeşil kurbağa avlamaya gittiğinde, güzel saçlı karısının aşkıyla karışan minicik aklını kaybetmiş. Aklı bir başka yerlerde olan dostumuz bastığı toprağı da bilememiş ve bir bataklığa saplanmış. Bağırmış, çağırmış ama gelen yokmuş. Sonra yeşil bir kurbağa belirmiş ve o siyah insana yardım edeceğini fakat onu yiyebileceği için bunu yapmayacağını söylemiş. Siyah adam perişan. Düşünmüş, taşınmış ve en nihayetinde bir çare bulabilmiş. Demiş ki; "Siz beni buradan çıkarın. Ben buraya kırmızı sinekleri toplayacağım ve siz de bir güzel ziyafet çekeceksiniz". Yeşil kurbağa, siyah adama güvenemese de bu teklifi kabul etmiş. Yeşil kurbağalar toplanmışlar ve siyah adamın sağ kolunu çıkarmışlar dışarı. Adam da sözünün eri bir adammış ki kolunu ısırmış ve eti ortada... Kırmızı sinekler hemen gelmişler. Oh! tabi yeşil kurbağalarda bu fırsatı hemen değerlendirmiş ve afiyetle kırmızı sinekleri yemişler. Daha sonra sol kolunu da aynı şekilde çıkarıp mükafatlandırılmışlar. Sonra bir başka yeri, bir başka yeri daha... Siyah adam artık dışarıdaymış. Yeşil kurbağalara teşekkür edip kanaya kanaya köyünün yolunu tutmuş. Yolda siyah adamın başı dönmeye başlayınca bir kenara oturmuş. Siyah adamın ağrıları arttıkça dayanamaz hale geliyormuş ve siyah adam acıdan kıvranarak yere sere serpe yığılmış. Sarılaşmış, çürümüş o simsiyah derisi ve içinden kırmızı sineklerin sarı kurtçukları çıkmaya başlamış. Kurtçuklar, o siyah bedeni yedikçe bir kırmızı sineğe dönüşmüşler.

1 Temmuz 2011 Cuma

Kırmızıkızsiyahsaçlarındakayboldum

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir anne uğurböceği varmış ve bu annenin de tam tamına sekiz adet yavrusu varmış. Bunlardan yedisi erkek biri kızmış. Hepsi birbirlerini çok severler, hiçbir zaman ayrılmazlar ve sonradan hatırlayacakları o en güzel dönemlerini büyük bir mutlulukla yaşarlarmış. Devran dönmüş, gün gelmiş ki erkekler birer yiğit olmuş, en yükseklere uçar olmuşlar. Güçlüymüşler epeyce ve vakit geldiğinde hepsi aileden teker teker, o kırmızı kanatlarını çırparak gitmişler. Geriye sadece anne ve kızı kalmış.
Kız bir garipmiş açıkçası; kanatları biraz daha güçsüzmüş erkek kardeşlerine göre ve tabi ki uçmayı beceremiyormuş. "Bunu yapamayacak bu kız. Zaten oldum olası bir garipti. Yaşıtları kadar olamadı. Şu kanatlarının rengine bak! Sarı kanat mı olur yahu". Ve tabi bunun farkında minik böceğimiz. Hüzünlü günler başlamış onun için. Biraz içine kapanık olduğu günlerden birinde zıplaya zıplaya giden bazı böcekler dikkatini çekmiş. Belki uçamayabilirler ama onun bu halinden daha iyi oldukları kesin. Kızımız, taklit etmiş çekirgeleri... Denemiş, olmamış. Denemiş, yapamamış. Defalarca tekrarlamış ve artık zıplayabiliyormuş. Belki bundan sonra da uçmayı öğrenebilirim diye umutlanmış.
Annesine anlatmış kendindeki gelişmeyi ve uzun iknalardan sonra artık kendi hayatını yaşayabilirmiş. Kızımız anasıyla vedalaşmış, zıplamış, zıplamış ve üçüncü zıplayışında bir serçe bunu yakalamış. Serçe, ağzında ki kızımızla bir pencerenin önüne konmuş.
İçeriye baktığında kablolarla uğraşan, kendi kırmızı saçları siyah çok güzel bir kız görmüş. Serçe, kızın hızlıca olan hareketlerini büyük bir dalgınlıkla izlerken, içerde oluşan ani bir kıvılcım onun ardına bakamadan uçup gitmesine neden olmuş. Kızımız, serçenin o minik gagasından kurtulmuş ve artık bilmediği diyarların içindeymiş. Pencereden içeri baktığında o güzel kızı hemen farketmiş. Yanına kadar gitmiş. Tırmana tırmana kızın ellerine kadar çıkmış. Kız, uğurböceğini farkettiği an onu çok sevmiş. Yüzünde gülücükler açmış ve onlardan daha mutlusu olamazmış. Oyunlar oynamışlar, çünkü onlar eğlenmesini çok iyi bilenlerdenmiş. Birbirlerinden hiç ayrılmamışlar. Kızımız, yitip gittiğinde bile o kırmızı-siyah kızın yüreğine en yakın olanmış. Bir ip yardımıyla olsa bile...

29 Haziran 2011 Çarşamba

Eller

Evvel zaman içinde bir nehir kenarında yalnız başına bir adam yaşarmış. Ömrünü ormanda geçirir, hergün orman yer, orman içer, orman yatar, orman kalkar olmuş. Hayatı bundan ibaretmiş. Ama mutluymuş adam ve gene ormanda sincapları izlediği günlerden birinde kargaların kovaladığı, yılanların saldırdığı, örümceklerin ısırmaya çalıştığı bir kız görmüş. Büyük meşe ağacının dibinde, iki büklüm olmuş, ellerini karnına saklamış, kafası daha da diplerde... Korkuyormuş kızcağız.
Adam bu durumun boktanlığını farkedip kızın imdadına yetişmiş. Orman bilirmiş severmiş ya adamı, onun bu koruma çabalarına karşılık vermemiş. O vahşice hayvanlar uzaklaşır olmuşlar. Adam kızın yanına varmış ve sakinleştirmeye çalışmış ve bir süre sonra sakinleşmişte. Ayağa kalkmış, durum vahim; kızın elleri kelepçeli. Anahtar yok mu?YOK. Ee ne yapmışlar? Tabi ki adamın evine gitmişler.
Neden bu durumda olduğunu, ne yoldayken sormuş adam ne de eve vardıklarında. Öncelikli iş kuşu özgür bırakmakta! Almış eline çekici, vur Allah vur ve zincir açılmamış. Almış eline balyozu, vur Allah vur ve tık yok kelepçe de.Kesmeye, ezmeye, dövmeye çalışmış ama kelepçe amansızmış. Kız, o kara saçlı güzel kız demiş ki adama "Ellerimi Kes. Kurtar beni bu esirlikten". Adam, olmaz demiş. Olmaz, yapamam demiş ve demişte demiş. Çünkü adam koca bir korkakmış.
Kız bir müddet öylece yaşamış. ESİİİİR. RUHU ESİİİİİR! Ve tabi ki kız günden güne çökmüş, zayıflamış. Kızın bu hali adama dert olmuş. Yaptığı hatalı seçimi ise kızın o ani bayılmaları çoğalınca düzeltmiş. Almış eline baltayı, kız anlamış olacakları. Uzatmış o narin kollarını, adam baltayı havaya kaldırmış. Bir kıza bakmış, bir ellerine ve bir de kelepçeye... Bu üçlünün beraber olmasına daha fazla dayanamamış. Sonrası ise sessizlik tabi. Tabi. Tabi, tabi. Ve kızda mutluluk. Olmayan elleriyle kocaman sarılmış adama.
Bir süre beraber yaşamışlar ve bir gün gelmiş, gökte dolunay. Kız durumun farkında. Kendisi için son hazır. Boynundan bir kolye çıkarmış, ucunda da bir anahtar; Kelepçenin anahtarı. Masaya bırakmış ve kız, o gece koşarak oradan uzaklaşmış. Artık kimseye zarar veremeyeceğini sanmış kız. Pardon "KURTKIZ". Pençeleri olmadan zarar veremezmiş. Böyle düşünmüş. Adama, pençesi olmadan da zarar verebileceği aklına gelmeden güzel bi' düşünmüş.
Adama ise eller kalmış, kızın elleri. Anahtarı da görünce masa da, anlamış ki, kız gitmiş. Asmış kapıya elleri. Anahtarda kapıda. Ne gariptir ki, bu durumu yaratan dolunay, çekip gittikten sonra hiç birşey değişmemiş. Eller hala kapıda asılıymış.
ve masal cini yazmaya devam eder...